azeri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
azeri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mart 2015 Pazartesi

FUZULİ, ŞİİR VE BİYOGRAFİ

FUZULİ  (1494 - 1555)

Bağdatlı'dır. Babası Bağdat'ın kasabalarından olan Hille Müftüsü Süleyman'dır. Asıl adı Mehmet olduğu halde "Fuzuli" takma adıyla şiirler yazmıştır. Kuvvetli bir eğitim görerek yetişmiştir. Şeriatçıların kuru inançları yerine, gönülden bir Tanrı sevgisini tercih etmiştir. Bütün hayatı fakirlik içinde geçen Fuzuli, dünya nimetlerine kıymet vermeyenlerdendir. Ömrü boyunca Irak'tan dışarı çıkmamıştır.

Kanuni orduları Bağdat'ı alınca, Fuzuli'ye de vakıf ziyadesinden dokuz akçelik bir emekli maaşı bağlanmıştı, ama şair bu parayı hiçbir zaman alamadığı için Bağdat Komutanı'na bugün "Şikâyetnâme" adıyla bilinen çok güzel bir hiciv eser yazmıştır.

Fuzuli'nin birkaç divanı, birkaç mesnevisi vardır. Bunlar içinde Azeri lehçesiyle yazılmış Türkçe Divan ile Leylâ ve Mecnun adındaki mesnevi şeklinde yazılmış aşk hikâyesi çok meşhurdur. Fuzuli, şiirlerinde duygularını coşkuyla anlatan bir şairdir.

FUZULİ'DEN ÖRNEKLER:

Aşk imiş her ne vâr âlemde
İlm bir kıylü kaal imiş ancak

                             (Dünyada gerçek olan yalnız Tanrı sevgisidir. Bilgiyse,                                                                      dedikodudan başka bir şey değildir)

Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabip
Kılma derman kim helâkim zehri dermanındadır

                              (Ey Hekim, ben aşk denen hastalıktan memnunum, sakın
                                bana ilâç verme. Vereceğin ilâç aşk duygusunu gidererek
                                beni öldürür)

Min can olaydı kâş men-i dil-şikestede
Tâ her biriyle bir gez olaydım fedâ sana

                              (Keşke kırık gönüllü bende bin tane can olaydı da, her birini
                                 bir kere senin yoluna feda edebilseydim)

Öyle sermestem ki idrak etmezem dünya nedir
Men kimem saki olan kimdir meyü sahbâ nedir

                               (Öyle kendimden geçmişim ki ne dünyayı bilirim, ne kendimin
                                  kim olduğunu, ne içki dağıtanı, ne de kadehi)

Beni candan usandırdı cefadan yâr usanmazmı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı

                               (Beni candan bıktırdı, sevgili eziyet etmekten bıkmaz mı?
                                 Göklerdeki yıldızlar ben âhettim diye tutuştu, dileğimin 
                                 mumu yanmayacak mı?)

Gözüm cânım efendim, sevdiğim, devletli sultânım...

*  *  *

Yarab belâyı aşk ile kıl mübtelâ beni
Bir dem belây-i aşkdan etme cüda beni

                                (Yârabbi, beni aşk belâsına tutkun kıl, bir an bile 
                                  beni bu belâdan ayırma)

Mende Mecnun'dan füzun âşıklık istidadı var
Âşık-ı sâdık menem, Mecnunun ancak adı var

                                 (Bende sevme eğilimi Mecnun'dan daha fazladır. Asıl seven
                                   benim, onun sadece adı çıkmıştır) 

Cânımı cânan eğer isterse minnet cânıma
Can nedir ki anı kurban etmeyem cânanıma

*  *  *

Aşkınla senin can verenin makberesinden
Otlar ki biter her biri bin derde devâdır

*  *  *

Ger derse Fuzuli ki güzellerde vefa var
Aldanma ki şair sözü elbette yalandır

                                  (Fuzuli, eğer vefa var derse, sakın inanma, şair sözüdür
                                    elbette yalandır)                                                             

AZERİ LEHÇESİ MAHSULLERİ

Azeri Türkleri, Kafkasya, Mezopotamya ve Doğu Anadolu'da yerleşmiş Türk boylarıdır ve bunlar İran'la sıkı komşuluk ettiklerinden yavaş yavaş dillerine yalnız o dilden kelime almakla kalmamışlar, ama imlâya ve yazılışa da geçen bir söyleyiş değişikliğiyle, yepyeni bir Türk lehçesi meydana getirmişlerdir. Azeri lehçesi denilen bu lehçe, Batı söyleyişinde de kendine mahsus bir edebiyat oluşmuştur.

Azeri lehçesinin ilk mahsulleri 14. yy da görülmeye başlar. Hasanoğlu adında bir şairin şiirlerinde bu lehçenin özellikleri bulunmaktadır. Daha sonra Sivas Kadısı Burhanettin, Kadı Darir-i Erzurumi, Seyyit Nesimi gibi şairler ilk Azeri Lehçesi mahsullerini vermişlerdir.

15. yy da Azeri Edebiyatı, Habibi'den başka güçlü şair yetiştirmemiştir, ama 16. yy da Hatâî adıyla şiirler yazan Şah İsmail-i Safevi ve bilhassa Fuzuli gibi büyük sanatçılar yetiştirmiştir.