mehmet akif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mehmet akif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2015 Çarşamba

MİLLİ HİSLERİ UYANDIRAN ŞAİR

M. Akif, Baytar
 Mektebi'nde
MEHMED Âkif Ersoy (1873 - 1936) İstanbul-Fatih'te doğdu. İstiklâl Marşı'nın yazarıdır. Fakir İslâm muhitinde yetişmesi, kişiliğini belirledi. Kur'anı Kerim'i ilk babasından öğrendi. Fatih Camii imamı Arap Hoca ile Kur'anı ezberlemeye çalıştı. Rüşdiye'den sonra Mülkiye İdadisi'ne yazıldı. Babasının vefatı ve Fatih-Sarıgüzel'deki evlerinin yanması üzerine yatılı olarak Halkalı Baytar Okulu'na gitti.

Almanya, İslâm dünyasını kendine çekmek istiyordu. Mehmed Akif, Teşkilât-ı Mahsusa tarafından önce Berlin'e sonra Arabistan ve Lübnan'a gönderildi.

Mehmed Akif, Milli Mücadele'nin İslâm Milletleri'nin kurtuluşuna hizmet edeceğine inandı. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin yüzünü Batı'ya çevirmesi onda tam bir hâyâl kırıklığı yarattı. O'na göre; Müslüman ülkeler'deki geriliğin sebebi İslâm'dan değil, bozulan şeklinden geliyordu. Kur'an ve Sünnet'e dönmek kâfi idi, Batı'nın rehberliğine lüzum yoktu. 1920' de Burdur Milletvekili oldu.

Şiir, Mehmed Âkif için "tebliğ" dir. İstiklâl Marşı, Çanakkale Şehitlerine gibi milli hisleri canlandıran, coşkulu şiirlerinin yanısıra, ahlâki dersler veren şiirler de yazdı. Şiirlerini "Safahat" genel başlığı altında yedi ciltte topladı. 63 yaşında İstanbul'da vefat etti.

18 Mart 2015 Çarşamba

Mehmet Akif Ersoy ÇANAKKALE ŞEHÎDLERİNE Şiiri


ÇANAKKALE ŞEHîDLERİNE

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle "bu: bir Avrupalı"
Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

* * *

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yam yam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da zûldür bu rezil istîlâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefîl,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakîkat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

* * * 

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,
Atılan her lâğamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak;
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat îmân?
Hangi kuvvet onu, hâşâ edecek kahrına râm?
Çünkü te'sîs-i İlâhî o metin istihkâm.

* * *

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun'i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi:
"O benim sun'i bedî'im, onu çiğnetme" dedi.
Âsım'ın nesli... diyordum ya ...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

* * * 

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i...
Bedr'in arslanları, ancak bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.
Herc-ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

* * *

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şark'ın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla berâber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihâd...
Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

                                          Mehmed Akif Ersoy

31 Ocak 2015 Cumartesi

MEHMET ÂKİF ERSOY, ŞİİR VE BİYOGRAFİ

MEHMET ÂKİF ERSOY   (1873 – 1936)

İstanbul doğumludur. Arnavutluk’un İpek Kasabası’ndan, Tahir Hoca’nın oğludur. İlk din ve Arapça bilgilerini babasından, sonra da  Fatih Sarıgüzel’de okuduğu öğretmeninden aldı. Halkalı Baytar Okulu’nu bitirdi. Bu meslekle alâkalı hiçbir vazife almadı.
İkinci Meşrutiyet’in ilânından sonra, halkı uyarmak ve İslâm Birliği’ni sağlamak üzere Sırat-ı Müstakim ve Sebil-ül Reşat gazetelerini çıkardı, bu gazetelere makaleler yazdı. Birinci Dünya Savaşı sırasında hükümet; Almanlar’ın, müslüman esirlere nasıl davrandığını görmesi için, davete uyarak Mehmet Akif’i Berlin’e gönderdi. İstiklâl Savaşı sırasında Anadolu’ya geçerek Bolu’dan Ankara’ya kadar camilerde halka vaazlar verip milli dayanışmayı sağlamaya çalıştı. Birinci Millet Meclisinde Burdur Milletvekili oldu. Şapka kanunu çıkınca Mısır’a gitti. Kahire’de Türk Edebiyatı okuttu. Birkaç kez daha İstanbul’a geldikten sonra Hilvan’a yerleşti. Vefatına yakın tekrar İstanbul’a dönerek soyadı kanununa göre “Ersoy” soyadını aldı. Şiirleri yedi cilt halinde “Safahat” adıyla yayınlanmıştır...