19 Kasım 2014 Çarşamba

İBRAHİM ÇALLI KUŞAĞI RESSAMLARI

1908 yıllarından, 1928 “Müstakiller Gurubu” nun kuruluşuna kadar olan dönem, izlenimci akıma paralel sayılabilecek bir anlayışı paylaşan Nazmi Ziya (1881-1937) , İbrahim Çallı (1882-1960)  , Hikmet Onat (1882-1977) , Feyhaman Duran (1886-1971)  gibi ressamlarımızın çalışmalarıyla hareketlenir.

Ancak; bunların yarattıkları harekete  Namık İsmail (1890-1935) , Şevket Dağ (1874-1944) , Ruhi (1880-1931) , Hüseyin Avni Lifij (1889-1927) ,  Mehmet Ali Laga (1878-1947)  ve Ahmet Ziya Akbulut (1869-1938)  gibi ressamlarımız katılır.

Aslında içlerinde izlenimciliğe en yakınları Nazmi Ziya görünür. Şehbal ve Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Mecmuası gibi dergilerde, izlenimcilikle ilgili kimi yazılar çıkar. Bu akımın savunuculuğu yapılır. Ayrıca Şebab , Tercüman-ı Hakikat ve Dergâh ta sergilerin değerlendirilmesini amaçlayan yazılar yayınlanır.

İmparatorluk çöküşünün söz konusu olduğu ve I. Dünya savaşı sonrası İstanbul’unun, “yabancı orduların” çizmesi altında “zor günler” geçirdiği sırada, ateşli yazılarla dolu edebiyat dergilerinde, birtakım konular üzerinde polemikler yapılır ve Güzel Sanatlar Birliği kurulur. İşgal altındaki İstanbul’un yabancı kolonisinin” ve subaylarının “pozları” içinde Fransızca katalogları da olan resim sergileri açılır, konserler verilir. Boğaziçi yalılarında konserler düzenlenir.

Bu dönem, Yakup Kadri’nin “Kiralık Konak”  larından, Şişli, Beyoğlu, Nişantaşı semtlerinin ilk apartman dairelerine taşınıldığı, “Fransız dili” ve “kozmopolitliğinin” en itibarda olduğu “kaos” yıllarıdır

Bu dönem ressamlarımız, Çanakkale savaşı sırasında “kahramanlık destanları” yaratan “Mehmetçik” ’in hatıralarını “canlandırmak” üzere görevlendirildikleri halde, yenik çıktığımız savaştan sonra, “esir” İstanbul’da harıl harıl ve heyecanla Boğaziçi kıyılarının, eski dar sokakların çalak fırçalı görüntüleri yanında portreler de yapıp Galatasaray sergilerine katılırlar.

Batı’nın yaratıcı kafalarında akıllardan “çoktan çıkmış” bir “izlenimcilik” in harcanmış cezbesi ile “avunulur”. Çallı kuşağı diye sık sık adlandırılan, yukarıda adı geçen ressamlarımız İstanbul’un iki yakasının sınırlarını aşmayan görüntüleri, morlar, turuncular, maviler, biraz fazlaca harcanan vişneçürüğü renkleri, kahve ve yeşillerle resmedip dururlar. “Peyzaja çıkma” adeti, bu yılların, sonraki kuşağa bıraktığı bir alışkanlık olur.

Portre ve natürmortlar yanında, kimi “dekolte kadın” resimleri de itibar görmeye başlar. “Cami içlerinin” dinsel, sakin, “huzur verici” havası, ressamlarımızın konuları arasına girer. Sisli Haliç görüntüleri, çürümüş tahta evleriyle eski sokaklarımız, giderek çekici olurlar. Ressamlarımız, bu konuların bulunduğu yerleri, sabahın erken saatlerinden itibaren arayarak, sehpalarını kurarlar ve resimlemeye başlarlardı.

Çallı kuşağının otorite olduğu bu dönemde, Halil Paşa’lar, Hoca Ali Rıza’lar, Sami Yetik’ler, Şevket Dağ’lar hep “aynı anlayış” düzeyinde çalışmalarını sürdürürler. Hepsi “samimi, dürüst” ve gayretlidirler. Henüz ressamlarımızca Anadolu keşfedilmemiştir. Yazarlarımızdan Mehmet Rauf bile “Eylül” ünde, ancak kafasında canlandırdığı hayali bir Anadolu romanının öncülüğünü yapar.

Kimi Sanayi-i Nefise çıkışlılarla asker ressamlarımızın üyesi oldukları Güzel Sanatlar birliği’nin sonraki sergilerinde, “Boğaziçi Manzaraları” adı altında değerlendirilebilecek, yapma, izlenimci bir akademizmanın ürünleri giderek çoğalacaktır. Sonradan Batı’dan “ithâl” edilecek yeni akımlar karşısında, bu “Boğaziçi manzaraları” birçok aydınımıza, “yanlış” olarak “klâsik çalışma” diye adlandırılacaktır... 

Kaynak: adnan turani, batı anlayışına dönük türk resim sanatı, İşbank kült. yay. 1977, s.x